Belleğin Sarkacında Kent ve Edebiyat

18 Nisan Cumartesi günü KIBATEK Edebiyat Akademisi’nde düzenlenen söyleşi, kent yazınına ilgi duyan edebiyatseverleri bir araya getirdi. Etkinliğin konuğu, kent ve toplum ilişkisini edebiyat aracılığıyla ele alan önemli isimlerden Yaşar Seyman oldu. Seyman, özellikle 1986 yılında yayımlanan Hüznün Coşkusu Altındağ kitabı üzerinden yaptığı anlatımla, Ankara’nın toplumsal belleğinde özel bir yere sahip olan Altındağ’ı çok yönlü bir bakışla ele aldı.

Söyleşide Altındağ’ın yalnızca bir semt değil, Türkiye’nin sosyolojik bir özeti olduğunu vurgulayan Seyman, 1980’li yıllarda yaklaşık 45 bin nüfuslu bu büyük mahallenin Türkiye’nin dört bir yanından göç alan bir merkez olduğunu ifade etti. Bu yönüyle Altındağ’ın farklı kültürlerin, yaşam biçimlerinin ve hikâyelerin iç içe geçtiği özgün bir alan olduğunu belirtti. Ona göre Altındağ’ı anlatmak, Türkiye’yi anlatmanın bir başka yoluydu.

Seyman’ın konuşmasında öne çıkan başlıklardan biri de Altındağ’ın edebiyat dünyasındaki güçlü yeri oldu. Bu semtin yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda edebi bir hafıza mekânı olduğunu belirten yazar; Orhan Veli Kanık, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Yılmaz Güney gibi önemli isimlerin eserlerinde Altındağ’ın izlerinin görüldüğünü ifade etti. Bu durumun, semtin edebiyat tarihinde ayrıcalıklı bir konumda durmasını sağladığını dile getirdi. Özellikle Yılmaz Güney’in Altındağ’ı merkezine alan romanı Soba Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz üzerinden yaptığı değerlendirme dikkat çekti. Seyman, bu eserde Altındağ’ın yalnızca bir arka plan değil, adeta başlı başına bir karakter olarak işlendiğini vurguladı. Romanın, yoksulluğu, göçü, sınıfsal çelişkileri ve dayanışmayı çarpıcı bir gerçekçilikle aktardığını belirten yazar, Güney’in anlatımının Altındağ’ı Türkiye’nin toplumsal panoramasının güçlü bir simgesine dönüştürdüğünü ifade etti.

Söyleşide Altındağ’ın müzik ve sözlü kültür açısından taşıdığı zenginlik de geniş yer buldu. Bir sokakta Âşık Dursun Cevlani’nin, bir başka sokakta Mahzuni Şerif’in, bir sokakta Yavuz Top’un bir diğerinde ise Neşet Ertaş’ın yaşadığını anlatan Seyman, açık kapı ve pencerelerden yükselen türkülerin mahalle yaşamının ruhunu oluşturduğunu dile getirdi. Bu atmosferin, komşuluk ve dayanışma kültürüyle birleşerek güçlü bir toplumsal bağ yarattığını vurguladı.

Mahalle kültürüne özel bir vurgu yapan Seyman, geçmişte insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin dayanışma temelli olduğunu, acının ve sevincin paylaşıldığı bir yaşam biçiminin hâkim olduğunu ifade etti. Ancak günümüzde bu bağların giderek zayıfladığını belirten yazar, modern kent yaşamının insanları yalnızlaştırdığını ve birbirinden uzaklaştırdığını söyledi.

Kentleşme politikalarına yönelik eleştirilerini de dile getiren Seyman, plansız yapılaşma ve betonlaşmanın kentlerin kimliğini aşındırdığını ifade etti. Bu dönüşümün bireylerde bir “kuşatılmışlık” ve yabancılaşma duygusu yarattığını belirten yazar, insanların yaşadıkları kentlerle kurdukları bağın zayıfladığını dile getirdi. Ona göre geçmişin mahalle yapısı aidiyet duygusunu güçlendirirken, bugünün kentleri bu bağı zedeleyen bir yapıya dönüşüyor.

Seyman, bu noktada çözüm önerilerine de değinerek hem merkezi hükümetlerin hem de yerel yöneticilerin kentsel dokunun korunması ve geliştirilmesi için daha aktif rol üstlenmesi gerektiğini vurguladı. Kentlerin yalnızca fiziksel yapılardan ibaret olmadığını belirten yazar; sinema, tiyatro, kültür merkezleri gibi alanların yanı sıra “yazarlar evi” gibi üretim ve paylaşım alanlarının oluşturulmasının önemine dikkat çekti. Bu tür mekânların, kentte yaşayan bireyler arasında yeniden bağ kurulmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Edebiyatın bu süreçteki rolüne değinen Seyman, edebi eserlerin toplumsal değişimin en güçlü tanıkları olduğunu belirtti. Hüznün Coşkusu Altındağ kitabının da bu anlamda yalnızca bir anlatı değil, aynı zamanda bir dönem belgesi olduğunu vurgulayan yazar, edebiyatın geçmiş ile bugün arasında köprü kurduğunu ifade etti.

Etkinliğin soru-cevap bölümünde dinleyiciler, hem Altındağ’ın geçmişine dair merak ettikleri detayları hem de günümüz kent yaşamına ilişkin sorularını yöneltti. Seyman, yerel kültürün korunması, mahalle dayanışmasının yeniden canlandırılması ve kültürel mekânların artırılması gerektiğini yineleyerek, bu sürecin toplumun tüm kesimlerinin ortak çabasıyla mümkün olacağını ifade etti.

KIBATEK Edebiyat Akademisi’nde gerçekleşen bu söyleşi, kent yazınının yalnızca bir edebi tür olmadığını, aynı zamanda toplumsal hafızayı canlı tutan güçlü bir anlatım biçimi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Yaşar Seyman’ın Altındağ üzerinden kurduğu anlatı, geçmişin dayanışmacı mahalle kültürü ile bugünün betonlaşmış kentleri arasındaki farkı gözler önüne sererken, edebiyatın bu dönüşümü anlamadaki vazgeçilmez rolünü de güçlü bir şekilde ortaya koydu.

Scroll to Top